İsmail Ersevim'in Türkçe Uluslararası Uygulamalı Deyimler Ansiklopedisi

Sevdiğim nadir özelliklerimden biri, küçük şeylerin peşinden bıkmadan koşabilişimdir. Dün de böyle yaparken bir kelimenin ardı sıra, İsmail Ersevim'in sözlüğüne denk geldim. Henüz kendimi sözlükçü olarak tanımlamak için çok erken olsa da sözcüklerin peşinde biri olarak ifade edebilirim sanırım ve sözlüklere, sözlükçülere hak ettikleri değeri vermeye çalışırım. İşte bu çalışmadan sizi haberdar etmek isteme amacım da budur. Sizi sözlüğün önsözüyle baş başa bırakıyorum:


ÖNSÖZ
Sözlüğün aşağı yukarı 5500. sayfalarında 14,000’e yakın sözcük ve 45-50,000 ‘giriş’ malzemesiyle, birden heyecanlandım. Tünelin sonu görünmeye başladığına göre, bir ‘Önsöz’ yazmam gerekecekti. Başlayalı tam on beş yıl olmuş; Amerika’daki otuz üç yıllık serüvenimin Türkiye’de olmasını rüyaladığım projelerden pek azı gerçeklemiş, on sekiz telif ve çeviri eser yazmışım, ama, Goethe’nin gururla dediği gibi ‘Hayatının Opus Magnum’u, nihayet iskelet halinde ortaya çıkmış. Aman Tanrım, bir heyecan, ama kim basacak bu destanı? İnan olsun, şu satırları yazmaya başladığımda esere basılabilecek bir maddi kaynak sağlayabileceğimden emin bile değilim. Elli beş yıllık hekimlik hayatım başımın üstünde bir dam temin edebildi, hepsi bu. Fransızların dediği gibi, ‘Başlayan şey biter!’ (Commancer: C’est finir!) Besmeleyle yola çıkacağız. 
Beş yaşımdan beri kitap kurdu olmuşumdur. Çıraklığını ettiğim babamın bakkal dükkanında elime ne geçerse okur ve biriktirirdim. Ufak tefek mal götürdüğüm müşterilerimize, aşk ve macera romanlarını kiraya vererek küçük bir kütüphane kurmuş, notlarımı o zamandan almaya başlamıştım. Parasız yatılı okuduğum orta eğitimimin sonunda beş yüze yakın kitap, ekonomik düzeyimin çok çok üstünde bir başarıydı. 1936 ve 37’lerinin, rahmetli Tahsin Demiray’ın Hava Yarışı, Çırak Uçman; 87 Oğuz, Hindistanda Neler gördüm; Seksen Günde Devrialem, Beyaz Zambaklar Memleketi: Finlandiya; Cingöz Recai; Muzaffer Esen’in Fantoma serisi, Parmak Çocuk ve benzerleri, Yavrutürk, Çocuk Sesi dergileri başlıca ruhsal besinimizdi. 1940’ların ortalarında, bizleri çok daha erken yıllarda terketmesine karşın, Ankara’da, sekreter olarak çalıştığı Milli Eğitim Bakanlığının İslam Ansiklopedisine varıncaya kadar büyük Hasan Ali Yücel’in başlattığı Dünya Edebiyatı kampanyasının tüm kitaplarını bana yollayan annemi rahmetle anarım. Babıalinin Babıali olduğu günlerde, Remzi Kitabevinin kırmızı çevreli, düz beyaz zarif kapaklı yayınları, İnkılab kitabevinin Türkçe ve Yabancı kitap ve sözcükleri, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Esat Mahmut Karakurt (Dağları Bekleyen Kız, Vahşi Bir Kız Sevdim), Peride Celal, Osman Cemal Kaygılı (Çingeneler), Sait Faik ve Orhan Veli’ler; kırkların sonu sohbetine doyum olmaz Reşat Ekrem Koçu-İstanbul Ansiklopedisi, Yaşar Nabi Nayır ve Varlık... sonu gelmez bu kervanın. 
Kitaplarımı çok temiz tutardım, ne sayfa bükülür, ne altı çizilir, ne de şurasına burasına yazı yazılır. Yıllar boyu, ‘Bilgi’ defteri diye küçük küçük not defterlerine, okuduğum kitaplardaki önemli sözleri, isterse sözcük, isterse atasözü ya da güzellik, evren, erdem, saadet, yabancı şiir olsun, hep kaydettim. Küçükken bile “Profesör İsmail!” derlerdi mahallede bana. Tıp yıllarım boyunca, kitaplardaki ‘kavram’ ve ‘sözcükleri”, küçük küçük kırpıntı kağıtlara ayrı ayrı yazarak, üzerlerine alfabenin harflerini yazdığım, beşer kuruşluk sarı zarflara koyup biriktirmeye başladım. Beş bine yakın konu, kaynaklarıyla birlikte klasifiye olmaya başladı, ama el yazısıyla. O sıralarda, bana ve şimdilerin Türkiyenin bir numaralı arkeoloğu, çok sayın Prof. Semavi Eyice’ye, kendi imzalarımızla küçük makaleler yazma şansı veren Reşat Ekrem Beyefendiye, özellikle alfabetik düzeni öğrenmek, toplanan materyalı klasifiye etme yollarındaki öğretileri için çok şey borçluyum. Ankara Caddesi, No.50, çok kutsal bir yerdi benim için o günler. 
Tıbbiye mezuniyeti, askerlik beni 1957’ye getirdi ve Batı’nın yolu gözüktü. Not’larımı ve iki bine yakın kitaplarım, eniştemin Kazlıçeşme’deki deri fabrikasının nemli depolarında ebedi istirahatgahına terkedildi. 1990 sonlarında döndüğümde, geriye külleri bile kalmamıştı. Çoğu yabancı dillerden getirdiğim dokuz bine yakın kitaplarımı, 1989-1992 arası yeni baskıları çıkan -fakat maalesef, 40’larda yazıldığı gibi hiç değişmeden aynen basılması nedeniyle eski dili beni bile rahatsz eden- Milli Eğitim Bakanlığının tüm yayınlarını yeniden aldım. (İsimlerini bilmem, kimseyi de haksız tenkit etmek istemem ama, gerek Bakanlıktaki ve gerekse Talim Terbiye Heyeti’ndeki sorumlu kimselerin o günler çok daha dikkatli olmaları gerekirdi sanırım.) Allah rızası için gelin 1992’de ‘yeniden’ basılan Çehov’un “Teklif”indeki dile bakalım. Ben 1929 doğumluyum ve o Türkçeyi kınıyorum. Yeni kuşaklar on binlerce basılan o kitapları nasıl okur da zevk alırlar? (Baskı adedi 20,000. “Bilhassa zatı alinize geldim.” (sa:3), “Mesele şu ki: bendeniz, kerimeniz Natalya Stepanovna’nın “desti izdivacını” talebe geldim. (sa:12) “Ailenizi ta çocukluğumdan beri tanımak şerefine nailim. Malumualiniz olduğu üzere kendilerinin tarlaları tevarus ettiğim merhum validenize karşı daima derin bir hürmet beslerlerdi.”, “Tahattür buyuracağınız veçhile, benim Öküz Çayırı sizin kayınlıkla hem huduttur.” (sa:16), “Kağıttan bu, belli olur, muhterem Natalya Stepanovna. Filhakika, Öküz Çayırı bir zamanlar münaziünfihti; fakat şimdi herkes bilir ki orası benimdir.” Türkçemi yeniden kazanmak için ilk önce Dede Korkut Masallarını okudum, sonra Dostoyevski başta olmak üzere tüm çevirilere balıklama atladım. Yine, Tolstoy’un “Harp ve Sulh”u (Savaş ve Barış), Osmanlıcasıyla bir facia idi. Türkiye’nin kitap panoraması, dünya ne derse desin, şaşırtacak bir zenginliğe ulaşmıştı. Camus’leri, Sartre’ları, Hemingway’leri, Oscar Wilde’ları, Orwell’leri, İstrati’leri, Zola’ları, Saramago’ları, Kafka’ları, Herczeg’leri, Coelho’ları, Tamaro’ları, Coetzee’leri, Umberto Eco’ları ve daha nice uluları kana kana, doya doya okuyabildim. 
Bereket, ‘Bilgisayar’ diye bir beyin uzmanı dünyaya gelmişti; notlarınız, gizemli bir şekilde istediğin yere istediğiniz punto ve benzeri akrobasi ile, çok değerli hazineler halinde yerleştirilebiliyor, bir yerden diğer yere nakledilebiliyor, hemen basılıp elinize verilebiliyor, elden ele disketlerle dağıtılabiliyordu. Bu beni harekete geçirdi ve, inanın bana, hiç bir kimseden en ufak bir yardım ya da destek görmeden, bu binlerce sayfalık sözlüğü, kendim kitaplardan özetledim-seçtim, kendim klasifiye ettim, düzeltmeleri yaptım, puntolarını seçtim ve benzeri. 
Hiç şüphesiz, böyle bir sözlük için mevcut sözlük ve lügatlardan, gerek doğru Türkçeleri ve gerekse sözcüklerin kavram ve ifadeleri için birçok kitaplardan yararlandım. İsimler, Z harfinin sonunda minnet ve teşekkürle yazılıdır. Bunlar arasında, en çok yardımı dokunan iki taneyi özellikle zikretmek isterim. Birincisi, Ömer Asım Aksoy’un, İnkılap Yayınevinin lütfettiği “Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü”nün ikinci ‘Sözcükler’ cildi. Ne nasıl denir, hangi harfe girer, elini uzat orda.<Eksiği, hiç bir örneğin olmaması> İkincisi ve ‘olmazsa olmaz’, şair -rahmetli- Ali Püsküllüoğlu’nun ‘Arkadaş Türkçe Sözlüğü”. Keza Türkiyenin gözbebeği muhterem Yaşar Kemal Beyefendinin sözlüğü ve ha keza Osman Cemal Kaygılı’nın. Onlarsız ben bunu yazamazdım. Sözcük grupları, çok yararlı deyimleri içeriyordu, özellikle tarifleri bakımından. Ama, benimki dahil, hiçbir sözlük, her şeyi kapsayamaz. Bilge Püsküllüoğlu’nda “Hatır hatır (kaşınma)’ı, “Eli yatmamak”ı bulamayınca cidden şaşırmıştım. Ne kadar da doğal halbuki. Kimse dört başı mamur, eksiksiz bir eser yaratamaz. Çok sayın M. Ertğrul Saraçbaşı ve İbrahim Minnetoğlu’nun “Örnekli ve Açıklamalı Türkçe Deyimler Sözlüğü” elime son aylarda geçti. Benim Ansiklopedik Sözlüğümün küçük ve ideal bir örneği. Ondan da faydalandım, zira hayatın sunduğu her ışığa teşekkür etmeyi bir yaşam prensibi kabul etmenin rahatlığı içindeyim. 
Argo’dan da birçok sözcük seçtim, onlar, edebiyatımın sonsuza dek yaşayacak incileri. “Tek kelimeyle ancak argo olur, deyim olmaz,’ diye bir inanç vardır. Bence bu kısmen doğrudur. ‘Bodur’ ya da ‘Mütevazı”, “Cılız”, “Soylu”, “Yalınayak”, “Dörtnala”, “Tanrı”, “Cennet”, “Cehennem” dediğinizde, bunlar dar anlamlarının ötesinde hazineler saklıyorlar. Belki bunları cömertçe kullandım ve bu tenkit edilebilir. Ama benim esas gayem, özellikle yeni yetişen kuşaklara “Birinci Mevki”, “İkinci Mevki”, “Om Mani Padme Hum”, “Yüznumara” ve benzeri yüzlerce, eski kültürümüzden pırıltılar içeren zenginliklerimizi bir daha yaşatma kaygısının yanında, esas, kitap okuma zevkini canlandırmayı hedeflemek. Sözcükleri, önceki ve sonraki alıntılarıyla birlikte kullanılış şekillerini mümkün olduğu kadar anlamlı bir şekilde vermeye çalışırken istedim ki okuyucu o kitabın ruhunu koklayabilsin; bildiklerini anımsayarak, “Yahu, şu Tolstoy’a, Kafka’ya bir kez daha bakayım!” diyebilsin. Kitap zevki, yaşam zevkidir. 
Hiç şüphe yok ki, Cevat Çapan Hoca’ya, tüm gelecek okuyucularım ve kendim dahil, herkes için sonsuz teşekkür ve saygılarımı tekrar tekrar belirtmek isterim. Aralarda göreceğiniz üzere, Şekspir’in “Sone”leri, “Lorca”nın şiirleri vb. eserleri, Şiir Antolojilerini ve benzeri eserlerin yanında, ekserisi üçüncü ülkelerden gelen, elimize kolay ulaşamayacak birçok şairlerin şiirlerinin, 2000 yılından başlayarak 2010 yılına kadar, Cumhuriyet’in her Perşembe günkü “Kitap” dergisindeki paha biçilmez “Şiir Atlası”nı tarayarak bu lügatın basıldığı tarihe kadarki yayımların tümünden, önemli deyimlerin geçtiği dizeler aldım. Bu kadar engin bir şiir dünyasını hiçbir lügatte bulamazsınız. 
Sözlüğümün kritik edilebilecek diğer bir yönü, belirli bir sözcük için belirli yazarların şaheserlerinin yalnız birini kullanmak yerine, mümkün olduğu kadar okuyabildiğim kitaplarından birçok örnekler almayı yeğlemem. Amacım, yine, o yazarın bir sözcüğü nasıl bir kez kullandığı değil, konu’ları ve motif’ları farklı olan eserlerinde o sözcüğü tekrar be tekrar, farklı peçelerle sergileyebilmekti. Yazarı değil, eseri benimsemek ve özümsetmek istedim. 
Lügat’ın pencerelerini açtıktan bir süre sonra farkına vardım ki, yalnızca ‘metin gösterisi’ takdim’in yanında bugün, artık enternasyonal olan ilişkiler babında, o kadar çok Latince, Fr.ca, İngilizce, İtalyanca vb. sözcükler, dinsel terimler geçiyor ki, bunları dünün ve bugünün şaheserlerinde, gündelik romanlarda pek bulacağa benzemiyoruz. Buna özel yemek ve içkiler, sosyal muaşeret kuralları ve prensipleri, parola haline gelmiş yerel selam ve kelam, günlük iletişim sözcükleri bulunmayabiliyor. Bunlar için de, son bir gayret olarak, tekst’li maddelerin yanında, arada bir iki bazı bilgileri araya sokmaya başladım. sıkıştırıyorum. Yabancı diller için, çevirinin ötesinde, nasıl ‘telaffuz’ edilecekleri de ekledim ki, lisan bilenler kusura bakmasınlar, hepimizin bilemediği bazı dil incelikleri ve sözcükler var, kültür denen o muhteşem varlığa yaklaşmak, sahip olmak için hepimiz her türlü fedakarlıkta bulunmamız gerekir. Memleket böyle kalkınır. 
Böyle büyük ve zor bir gaye için, her şeyde olduğu gibi, doğal olarak sınır koymak gerekir; dolayısıyla da birçok önemli kitaplar, yazarlar sınırdışı kalmışlardır. Bu büyüklükteki bir eser, esasında bir kurul tarafından ve daha uzun bir araştırma sonucu olabilmeliydi. Diderot’danberi kişisel sözlük-ansiklopedi’ler pek yazılmıyor. İstanbul Ansiklopedisi’nin öyküsünü Eski İstanbullular bilir. Mamafih, biz “At binenin, kılıç kuşananın!’ olduğuna inanıyor ve ilerde benzeri, hatta daha zengin hazineleri yazacak gençlere, ruhlarının içine kadar koklamaları için bu ciltleri bir hediye olarak bırakıyoruz. Okumaktan zevk almak için mutlaka belirli sözcükleri izlemek gerekmez; ‘Ama’, ‘Ne var ki’, ‘Gelgelelim’, ‘Üstelik’, gibi birçok ikilemli bağlaçlar, sizleri şaşırtacak kadar tarihsel ve edebi hazza boğacaktır. Kendi ulusal değerlerimizin yanında, Hazreti Adem’denberi kankardeşi olduğumuz diğer ulusların yaratıcılarının (tabii eserlerin Türkçeye çevirilerinde) gördüğüm, bizde hemen hemen hiç kullanılmamakla beraber, anlamında hiç tereddüt etmeyeceğimiz deyimleri de sevinçle aldım, örneğin Honoré de Balzac’ın “Süslü Hayatlar”ında, Vahdet Gültekin’in saygıdeğer nefis Türkçesiyle, sa:116’daki deyimi: “Barut fıçısı üzerinde tütün içiyorsun!”. Diğer terimlerle, “şans alıyorsun, hayatınla oynuyorsun, ateşle oynuyorsun”u ne güzel de ifade ediyor. 
Son olarak, bazı bölümlerin, birden fazla terim-sözcük içermesi dolayısıyla yapılan tekrarları hoşgöreceğinizi umarım. Biri diğeriyle o denli harmonize olmuş ki, herhangi birinin bir kez daha okunması, onların gizemli müziğini pekiştirecek sanıyorum. 
En içten selam ve sevgilerle… 
Prof. Dr. İsmail Ersevim
Kadıköy, Mayıs 2011
www.ismailersevim.com
e-mail: info@ismailersevim.com.tr 
P.S.: Benim bu maceramda bilgisayarıma tüm bu oyunları oynamayı öğreten ve uygulayan, yakın dostum, Bilgisayar Mühendisi sayın Orkun Antmen’e en içten teşekkür ve minnetlerimi sunmayı bir borç bilirim..

Son söz: 9 Nisan 2013 - A ç ı l ı ş
Sözlüğümüzün kapağını, sessiz bir törenle bu gün açıyoruz: yukarıda da yazdığımız üzere, ümit ediyorum ki, halklarımıza, özellikle kimliklerini yenilemek, yaratıcılıklarını daha çeşnili ve aktif bir duruma getirmek isteyenlere, genel olarak hemen herkese, belirli konularda, edebi incilerden hoşlanmak ve yararlanmak için seçeceği kitaba koşarak, notlar alacak ve hayaller kuracak. Bizim bu hizmetimiz ÜCRETSİZDİR ve öyle kalacaktır. Geceleriniz ve gündüzleriniz aydın olsun. 
Pratik bir noktayı da eklemek isterim. Sayısız okuyucum, yıllardır zaten mevcut sitemde, yine hiçbir menfaat gözetmeksizim çeşitli medical, sosyal ve edebi alanlarda yayınladığım yazılardan yararlanarak teşekkürde bulunmuşlar ve bir çok kimse, yürek sızlatan aile öyküleriyle serzenişte bulunmuşlardır. Çoğuna özel yanıt veremedim, nedenlerine gelince: 83 yaşındayım, sekreterim yok, ileri yaşlılığın - sigara ve içkiyi hiç denememiş bir insan olarak oldukça sağlıklı bir yapıya sahip olmama karşın- hayat denen piyes, üzerimde son oyunlarını oynuyor, sık sık doktor arkadaşlarımın kısa süreli müdahalelerine bağlı kalıyorum, ve, en önemlisi, son 7 senedir, resmen -ikinci kez- emekli olduğumdan, reçete yazamam, hastayı görmeden fikir bile söyleyemem, yeni gelişen ilaçlardan haberim yok, yalnızca genel tanılar ve tedavi yöntemleri hakkında ihtiyacı olan kullansın diye, öğrendiklerimi, yaşadıklarımı paylaşıyorum, hepsi o kadar. Halkımızdan çok ilgi gördüm ama, 22 yıldır buradayım, hekim arkadaşlarımızdan koskoca ülkede daha bir soru bile soran olmadı. Amerika’da çok popüler olmuş bir söz vardır: “Eğitilmesi en güç klas, zaten eğitilmiş zümredir.” Ülke koşulları böyle, herkes gemisinin kaptanı ve dümeninin başında, paylaşmaya, öğrenmeye gerek yok! Özetle, yanıt veremediğim ailelerden tekrar tekrar özür dilerim. 
(Ek not: 9 Mart’2014) : Lügat’ı halklara açtığım son bir yıldanberi, o kadar çok tebrik ve teşvik aldım ki, ifade edemem. Aynı duygu ve inançla, tüm hızımla devam ediyorum. Genel arzu üzerine, klasik yazış ve basış tarzımıza ek olarak, bihassa yabancı dile dönük geleceğin entellektüellerinin esrarıyla iki ufak değişiklik eklemeyi uygun buldum: 1) Gerçi hemen her lügatte bulabilirsiniz ama, günlük konuşmada çok geçen, ‘farklı’ sözcüklerin de bulunması rica edildi. Bu ilaveleri arada , mehaz vererek ya da vermeksizin, herhangi bir lügat gibi, telaffuzlarını da ekleyerek, L a t i n c e -önemli edebi ve ata sözleri-, bazen metinleri ile, ve bazen yalın olarak, İngilizce, biraz İtalyanca ve Fransızca sözcükler ekledim. İnşallah yadırgamazsınız. 2) Daha ziyade kültür taraftarı okuyucular, tarih ve ulusların folklorik – mitolojik değer ve eserlerini de öteki lügatlerde pek bulamadıklarını, ansiklopedilerin biraz ağır ve uzun olduğundan bahsettiler. Bu itibarla, örneğin İskandinav Mitolojisinden tutun birçok ulusların mitolojilerini özetlediğim gibi, Hammurabi Yasalarını, Eski Mısır tanrılarının yaramazlıklarını, Gılgamış Destanını vb. folklorik eserleri; Kontrat evliliklerini, hatta bazı felsefi ekolleri; Diyalektik Materyalizm’i v.s. de bulabileceksiniz. Son olarak; koyu dinci değilim, fakat İnananlardanım; bu itibarla bilhassa üç büyük din üzerine de: Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık, bazı temel yazıları: inançlar, kandiller, temel bilgiler ve nitelikleri da eklemeyi borç bildim. Sağlıklı ve mutlu okumalar. (İ.E.) 
Sonsuz mutluluk dilekleriyle, ‘kredi kartsız, samimi sevgiler.’ 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Diğer Dillerde Hoşçakal

Fedora 24'te GRUB 2 Önyükleyici Temasını Değiştirme

Müfettiş Gadget'taki Kötü Adamın Yüzü Açığa Çıkmış